Sokak öylece uzanırdı, hele akşamüstleri bilirsin nasıl cıvıl cıvıl olurdu. Geçen gün yine gittim oraya, evimizin olduğu sokağa. Sağdaki evi bilirsin hani üst katındaki pencerelerde kafesler vardı. Terzinin kızı bakkalı oğluyla oradan konuşurdu. Şimdi paslanmış o kafes, çiçekli o rengârenk perdeler solmuş bütün canlılık gitmiş sanki. Soldaki evde Ayşe Abla otururdu, kızı Elif bizim zamanımızda ilkokul talebesiydi. Şimdilerde evlenmiş çocuğu olmuş. Beni terzinin evini incelerken görünce hayırdır kızım kimi aradın dedi. Baktım uzun uzun; o simsiyah gözlerine bir yorgunluk çökmüş, yüzündeki çizgiler derinleşmiş ama bir huzur gelmiş hele torununu ellerinden tutup bir yürüyüşü var ki gören birlikte cennete gittiklerini sanır. Kendimi tanıtmadım, hatırlamasına gerek olduğunu düşünmedim. Bakkal Mustafa Amca’nın dükkânı da bizim gibi yenik düşenlerden, kapısına kilit vurulalı çok olmuş ama camdan hala eskisi gibi olduğu belli taburesini koymuş tam kapının karşısına sanki her şey değişecek birden bire olduğu yerden doğruluverecek izlenimi veriyor insana. Seni ilk gördüğüm yer var ya hani, Nazif Enişte’nin meyveliği ondan geriye hiçbir şey kalmamış duyduğuma göre o hayırsız torunları bir müteahhide vermiş. Yerine bir apartman yapacaklarmış. Mahallenin kadınları hala aynı yerinde bir tek yüzler değişik zamanında beraber oynadığımız çocuklar şimdilerde ellerinde örgüleri oturmuş sohbet edip kızına oğluna düğün hazırlığındalar. Biliyor musun kapının önündeki akşamsefaları hala duruyorlar. Hatırlar mısın beraber ekmiştik onları? Can suyunu beraber verip sevgimiz sürdükçe burada olsunlar demiştik. 20 yıl oluyor sen o dönülmez yolculuğa çıktığından beri ve ben 20 yıl sonra aynı yerde yanına gelmeyi bekliyorum…
Yazamıyorum ki. Şimdi okuyanlar diyecek ki bu kızında gelgitleri o kadar fazla işi iyice naza çevirdi. Şimdi ben oturup şu yagmuru anlatamam ya da o gökyüzünü. Beceriksizim işte yazamıyorum ki. Bu hayatta bana ait olanları beceremezken bana ait olmayanları neye göre isteyecegim ki.
Eleştirileri seviyorum. Inandıklarım ugruna sonuna kadar giderim ama bazen durup baktıgımda neredeyim diyorum. Neredeyim ve burada ne arıyorum. Bulamıyorum ki cevabını. Çok fazla isyan ediyorum. Çok fazla öfke duyuyorum ama minicik bir şey bile gülümsememi saglayabiliyor. Güya kendimi anlıyorum degil mi?
Hayır, anlatmıyorum böyle degilim ki. Ne bu kadar iyi ne bu kadar düzgün. Elle tutulur tek bir iyi yönüm yok aslında. Evet, geri dönelim ben bu yazıyı neden yazıyorum? Sizden iyi sözler duymak için mi? Yoksa hayata bir şeyler yapabildigimi kanıtlamak için mi?
Neden PReNSeS kelimesinin arkasına saklanıyorum? Benden çok farklı oldugu için mi? O kelimenin gölgesinde saklanarak her şeyden kurtulabildigimi düşündügüm için mi?
Ben evet ben bir kelime, bir cümle, bir şey bekliyorum sizden. Dışardan nasıl göründügüme dair bir cümle.
Neden diye sormuştum kendime onca kez. Neden ben bu yatakhanede uyanıyorum? Neden benim annem, babam yok? Sonra kabulleniş gelmişti. O sert darbelere karşı sessiz ve tepkisiz bir kabulleniş. Aile kavramı neydi? O sokakta gördüğüm annesinin elini tutan kız mı? Yoksa babasının omuzlarında giden o küçük çocuk muydu aile? Ya da her sabah yurdun önünden yürüyerek geçen o yaşlı çift miydi? Ne kadar da zor bilmediğin bir şeyi anlatmak. Şimdilerde kolum alçıda, Ayşe ablanın söylediğine bakılırsa çok yaramazmışım. Yaramaz ne demek ki? Bizim okuldaki öğretmenimiz sınıftaki Atatürk resmini kırdığı için Ali’ye sen çok yaramaz bir çocuksun demişti ama ben hiç Atatürk resmi kırmadım ki. Geçen gün yurdun arka bahçesindeki parkta oynarken biri gelip beni itmişti, sonra onunla da yetinmeyip beni gelip salıncaktan düşürdü. Bu yüzden kolumun kırıldığını söylediler. Buradaki çocuklar çok değişik, kendinden küçükleri hep dövüyorlar. Müdüre Anne’ye o kadar söyledim ben düşmedim beni ittiler diye ama kimse yoktu ki onların beni ittiğini gören. Bazen burası benim evim diye bağırmak geliyor içimden, sonra çekiniyorum. Kimse burayı sevmiyor. Ailelerinin yanlarında olmamasının, ayda bir günlerini bile ayırıp insanların bizi ziyarete gelmemesinin, umursanmamanın acısını sanki buradan çıkartıyorlar ve ellerine geçen ilk fırsatta kaçıyorlar. Ayşe ablanın söylediğine bakılırsa buradan kaçan çocukların çok azı buraya tekrar suçsuz olarak dönerlermiş. Dışarısı uzaktan gözüktüğü gibi değilmiş. Geceleri sokaklarda adam öldürüyorlarmış, neden bir insan diğerinin öldürür ki? Biz aynı kandan aynı candan değil miyiz? Birde gündüz vakti bile hırsızlık olurmuş sokakların ortasında, neden başkasının parasına ihtiyacımız olsun? Zaten parasının ona fazla geldiğini düşünen biri kendinden daha fazla ihtiyacı olan birine yardım etmez mi? Sokakta hasta, yaşlı biri gördüğünde kafasını çevirmezler ki illa yardım ederler. Ben böyle söyledikçe Ayşe ablam acı acı gülüyor. Ama o haksız ben haklıyım değil mi?
Şimdi bir kuş olsam, kaçsam gitsem. Öylece uzaklara… Şu camdan kaçıversem. Bir gece vakti karanlıkta kaybolsam. Hani uzaklarda ışıklar var ya oraya gitsem çocuk yüreğimle. Ben, ben olsam sadece gitsem ve dönmesem. Tüm gece kanat çırpsam, Başka diyarlara varsam. Kimsenin olmadığı değil, kimsenin sorular sormadığı bir yere gitsem. Tartışma olmasa, kavga olmasa, yalnızlık olmasa...
İnsan olmayayım, yeter ki insan olmayayım. Gecenin bir vakti bir balkonda ağlamak yerine bir balık olayım. Kendi denizimde kendi hayallerimle boğulayım. Yosunlar olsun arkadaşım, beni sırtımdan bıçaklayanlar değil, beni yalnız bırakanlar değil...
İnsanlar hayatı ciddiye alırken gülüp eğleneyim. Bir gece vakti çingene olayım. Sadece dalga sesleriyle dans edip her şeyi unutayım. Ayaklarım ıslak kumlarda, benliğim çok uzaklarda öylece kalayım...
Dışarıdan bakılınca boş bir araziydi. Otların git gide yabanileştiği, ağaçların dallarının her geçen gün daha da kırıldığı, artık çocukların bile oynamak istemediği boş bir araziydi. Oysa daha birkaç yıl öncesine kadar önünden geçenler hayran kalırdı o bahçeye. Şimdilerde arazi denilen o yer bir zamanlar bir ailenin hem evi hem de bahçesiydi hatta küçük bir seraları bile vardı. Her şey oraya bir prefabrik yapmalarıyla başladı. Söylenene göre depremde evleri hasar görmüştü ve bir süre burada yaşayacaklardı. Evlerinin dışı maviydi. Sanki mavinin enginliğini, umudunu da birlikte getirmişlerdi. Yaşlı insanları bilirsiniz, dayanamazlar boş durmaya hemen işe girişirler. İlk önce bahçedeki yabani otları temizledi sonrada çiçekler için minik bölümler oluşturdu. Bahçede zaten olan ağaçları budayıp yanlarına yenilerini dikti. Kendi arazilerinin bittiği yerde böğürtlenler başlıyordu, onlarla araziyi ayırmak için çitler yapıp torunuyla birlikte boyadı. Evlerine giden iki gidiş vardı biri alt yola açılan uzun yol biri üst yola açılan yamuk yumuk öylesine düzenlenmiş bir merdivendi. Önce merdiveni düzenledi sonrada yanına balkonlar oluşturacak biçimde çiçekler ekti. Merdivenlerin başında, yolun hemen kenarında, böğürtlenler vardı. Onları da budayarak çocuklar yiyebilsinler diye bıraktı. Bir ay sonra orası aynı yer değildi. Tamamen değişmiş, bir ev sıcaklığı gelmişti. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi dünyada yaşayın derler ya. Onlarda sanki hiç gitmeyecekmiş gibi orada yaşadılar ama çok kısa bir süre için gelmişlerdi ve gitmeleri gerekiyordu. Geldikleri gibi hızlı gittiler. Yalnız küçük kız giderken dallarında sallandığı ağaca bir kumaş parçası bağladı. Sanki geri dönmeyi dilermiş gibi. Onlar gitti geriye sadece boş bir arazi kaldı…